Sağlık, Hastalıklar, Doktor, Hemşire, Cilt Bakımı
Aralık 05, 2008, 02:40:14 ÖÖ *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: SMF - Just Installed!
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara GiriÅŸ Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Psikolojide Yaklaşımlar  (Okunma Sayısı 126 defa)
hemsireler
Administrator
Hero Member
*****
Mesaj Sayısı: 5273


Üyelik Bilgileri E-Posta
« : Ocak 26, 2008, 05:25:44 ÖS »


Tarih içinde psikolojinin gelişimi oldukça ilginçtir. İlk çağlarda, ilkel insanların yaşadığı dönemlerde ruh; insanın içinde bulunan, görülmeyen bir varlık olarak değerlendirilmiştir. Bu inancın altındaki en önemli etken rüyalardır. Kişiler, kendilerini rüyalarında başka yer ve zamanlarda görebilirler ya da ölmüş olan kişilerle karşılaşabilirler; sonra uyanıp kendilerini eski durumlarında bulurlar. Böyle olunca insan, uykuda bedeninden görünmeyen bir varlığın (ruhun) çıkıp dolaştığına ve geri döndüğüne inanmıştır. Böylece ruhun nasıl bir varlık olduğu sorusu aklını kurcalamaya başlamıştır. Bu soruya yanıt arayan Eski Yunan düşünürlerinden bazıları, ruhu bedenin her tarafını kaplayan ince bir sıvı, hava ya da buhar yapısında bir varlık olarak kabul etmişlerdir. Bu düşünceye ilk olarak karşı çıkan düşünür Platon (MÖ 427-347)'dur. Platon'a göre ruh; duyu yoluyla fark edilemeyen, anlaşılamayan bir cevher, bir "öz"dür. Platon ruhun varlığının görme, işitme gibi duyularla değil, akıl yani düşünce yoluyla kavranabileceğini ileri sürmüş ve beden ortadan kalktıktan sonra da ruhun varlığını sürdürdüğünü savunmuştur.
Aristoteles (MÖ 384-322), kendinden önceki ruh yorumlarını bir yana bırakarak ruh ve ruhla ilgili olayları, yaşamayı sağlayan işlevlerin bir bütünü olarak ele almış; bu konudaki görüşlerini "Ruh Üzerine" adlı kitabında açıklamıştır. Aristoteles, beden kaybolduktan sonra ruhsal işlevlerin sürdürülüp sürdürülmediğine ilişkin yorumlar yapmamış, ruhun bedenle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre, ruhun kendi başına bağımsız bir varlığından söz edilemez. Ruh, bedenin bir fonksiyonudur.

Orta Çağ düşünürleri, Platon ve Aristoteles'in görüşlerini bağdaştırmaya çalışarak ruhun ne olduğu tartışmasını dinsel alanda sürdürmüşlerdir.
17. yüzyılda, çağdaş felsefenin kurucusu Descartes (Dekart, 1596-1650), hayvan ve insan bedenini karmaşık bir makineye benzetmiş ve işleyişini mekanik ilkelerle açıklamaya çalışmıştır. Descartes'a göre ruh, düşünce sonucu ulaşılan bir kavramdır. Ona göre, cisimler dünyası, ruh aracılığıyla doğrudan doğruya kavranabilir. Yani, maddi dünyayı biz, ancak ruhla doğrudan yaşayarak bilmekteyiz.
19- yüzyıla kadar fizik, kimya, biyoloji bilimlerinin ortaya koyduğu yeni bilgiler, insanın yapısının ve çevresiyle etkileşiminin nasıl olduğuna açıklık kazandırdı.
19- yüzyılın ikinci yarısında, pozitif bilim alanlarında kullanılan yöntemlerden psikolojide de yararlanılabileceği düşüncesi ortaya çıktı. Özellikle Ernst Heinrich Weber (Örnst Henrih Veber, 1795-1878) ve Theodor Fech-
ner (Teodor Fehner, 1801-1887) isimli fizyologların ölçme çalışmalarını psikolojik kavramlara uygulamalarıyla deneysel psikoloji başlamıştır. Weber, deneye katılan insanların elleriyle kaldırdıkları ağırlıklar arasında, farkına varabildikleri "en küçük ağırlık farkının kaç gram olabileceğini araştırmıştır. Bu araştırmalar sonucunda Weber, "en küçük ağırlık farkının" ağırlığa bağlı olmadığını, iki ağırlık arasındaki orantıya bağlı olduğunu bulmuştur. Örneğin; 40 gramlık bir ağırlıktan sonra 41 gram fark edilmekte, fakat 80 gramlık bir ağırlıktan sonra ise 81 gram değil, 82 gram fark edilmektedir.
Charles Darwin (Çarls Darvin, 1809-1882) 19- yüzyılın ortalarında, çalışmalarıyla psikolojinin gelişmesine önemli katkılar yapmıştır. Organizmanın değişen çevreye uyum sağlamasının önemi, ilk kez Danvin sayesinde anlaşılmıştır.
İlk psikoloji laboratuvarı, 1879'da Almanya'nın Leipzig Üniversitesinde Wilhelm Wundt
(Vilhem Vunt, 1832-1920) tarafından kurulmuştur. Wundt, psikolojinin konusu olan zihinsel olayları deneysel yöntemlerle incelemeye çalışmıştır. Böylece zihinsel yaşantı yani dikkat, bellek, algı gibi insan zihnindeki yetiler (melekeler), laboratuvarda ölçülmeye başlanmıştır. Felsefe alanı içinde yer alan zihinsel yaşantının la-boratuvara girmesi, psikolojinin felsefeden kopup ayrı bir inceleme alanı, başka bir deyişle bağımsız bir bilim hâline gelmesini sağlamıştır.

Psikoloji alanında ilk araÅŸtırma laboratuva-rının Almanya'da kurulmasından sonra İngiltere, Fransa ve Amerika'da da çok sayıda labo-    Resim 1: Wilhelm Wundt ratuvar kuruldu. Bu çalışmalar sonucunda psikoloji alanında hızlı ve önemli geliÅŸmeler oldu. Sonuçta konuları ve yöntemleri farklı olan yaklaşımlar ortaya çıktı. Psikolojinin geliÅŸmesinde bu farklı yaklaşımların büyük katkısı olmuÅŸtur. Her yaklaşımın, insanın en iyi ÅŸekilde nasıl inceleneceÄŸine iliÅŸkin farklı görüşleri vardır.
Yapısalcılar zihni, yapı bakımından; algı, düşünce, duygu, irade gibi öğelere ayırarak incelemeye çalışmışlardır. Bu görüşü savunanlara göre, zihin çeşitli öğelerden oluşmuştur; psikolojinin amacı da zihnin en yalın öğelerini ve bunlar arasındaki ilişkileri saptamaktır. Yapısalcılar, inceleme yöntemi olarak içe bakış (introspection) adını verdikleri özel bir teknik kullandılar. İçe bakış, kişinin kendi kendini gözlemesi demektir. Kişiden, karşılaştığı uyaranlara ilişkin yaşadığı duyumlarını ayrıntılı olarak bildirmesi istenmekteydi. Örneğin; deneğe bir sesli uyaran (söz gelişi zil sesi) veriliyor ve denekten, bunun kendisinde uyandırdığı izlenimleri olabildiğince ayrıntılı bir şekilde tanımlaması isteniyordu. Bu yaklaşımın öncüleri Wundt ve Titchener (Tiçımr, 1867-1927)'dır.

İşlevselcilik; zihinsel yaşantının içeriğinden çok, işlevleriyle ilgilenir. Yapısalcılar "Zihin nedir?" diye, işlevselciler ise "Zihin ne içindir?" diye sormuşlardır. Algı, düşünce, duygu, irade gibi zihinsel yapıyı oluşturan çeşitli öğelerin çalışmasını, iç gözlem ve gözlem yöntemini kullanarak incelemişlerdir. Bunların, çevreye uyum ve sorun çözmedeki işlevlerini araştırmışlardır. Davranışı, "çevreye etkin bir uyum süreci" olarak tanımlayan bu yaklaşım, 20. yüzyılın başlarında ABD'de ortaya çıkmıştır. William James (Vilyım Ceymis, 1842-1910) ve John Dewey (Con Dövi, 1859-1952) bu görüşün öncüleridir.
GeÅŸtalt psikologlarına göre, yaÅŸantılar bü-   ve karmaşık olaylardır. YaÅŸantılar; fiziksel,
ruhsal ve çevresel birçok öğenin belli biçimlerde örgütlenmesinden oluşan bir bütündür. Bu nedenle yaşantı incelenirken öğelerin ilişkileri ve etkileşimleri önemlidir. Bunu ortaya koymak ancak doğal gözlemle mümkün olur.
Gestaltçı yaklaşımın temel ilkesi şudur: "Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından farklı ve büyüktür. Hiçbir parça, bütünün içerdiği özelliklere sahip değildir." (Örneğin, vanilyalı dondurmanın özellikleri, ayrı ayrı vanilyada, şekerde ve sütte yoktur.)
Geştalt psikolojisi, 1912-1924 yılları arasında, Almanya'da ortaya çıkan bir görüştür. Başlıca temsilcileri Kurt Koffka (1886-1941), Kurt Levin (1890-1947), Wolfgang Köhler (1887-1967)'dir.



Logged

Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediÄŸiniz yer:  

Saglik Personeli hamilelik sanat hastaliklar Cilt Bakimi Bilim ve Teknoloji Saglik gebelik Saðlýk ve Týp
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.6 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!