Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 344
|
|
1
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / ÇOCUKLARDA SINAV KAYGISI
|
: Mart 30, 2008, 07:11:13 ÖS
|
|
1. Kaygı nedir?
Kaygı genel anlamda psikolojik ve çevresel olaylara karşı gösterilen duygusal bir reaksiyon olarak tanımlanmaktadır. Belirli sınırlar içinde kalmak koşuluyla evrensel ve normal bir duygu olarak kabul edilir. Ancak kaygı yaşantısının hoş olmama özelliği bu kavramı olumsuzlaştırmış ve bazı araştırmacıların kaygı reaksiyonunu normal davranışlardan çok normal olmayan davranışlar grubunda incelemesine neden olmuştur. Hem normal hem de patolojik insan davranışlarında önemli bir yerinin olması kaygıyı psikolojide çok incelenen davranışlardan biri haline getirmiştir. Günlük hayatta kaygı ya da anksiyete terimi çoğu zaman korku, endişe ve huzursuzluk gibi kavramlarla ifade edilen bir durumu tanımlamaktadır. Hatta çaresizlik ve tedirginlik gibi bazı duyguları da beraberinde taşır.
Kaygı korkuya benzer bir durum olmakla birlikte sorunun ya da kaynağın belirsizliği, şiddeti ve süresi bakımından korkudan farklılaşır. Kaygı yaşayan kişi kaygıyı kötü bir şey olacakmış endişesi ile huzursuzluk ve yorgunluk gibi belirtilerden, baş ağrısı, nefes darlığı, terleme gibi yakınmalara kadar pek çok şekilde tanımlar.
Bazı kimseler karşılaştıkları her durum ve ortamda kaygılanma eğilimindedirler. Bu kişiler için birisiyle karşılaşmak veya tanışmak, okula veya işyerine gitmek, bir toplantıya katılmak veya alışveriş yapmak kaygı vericidir. Yaşanan bu yaygın kaygıya genel ya da sürekli kaygı adı verilmektedir. Bu kaygının kişiye verdiği rahatsızlık, olayın kişi için taşıdığı anlamdan kaynaklanmaktadır. Kişinin özdeğerinin tehdit edildiğini sanması ya da içinde bulunduğu durumu stresli olarak algılaması kaygıya yolaçmaktadır. Kişinin, tehlikeli koşulların ortaya çıkardığı geçici duruma bağlı olarak duyduğu kaygı ise durumluk ya da özgül kaygı olarak tanımlanmaktadır. Bu kaygı sadece belirli durumlarda yaşanır. Kaygı uyandırıcı durumlar ortadan kalktığında kaygıda kaybolur. Örneğin sınav kaygısı durumluk/özgül bir kaygıdır ve günümüzde sınavlarından geçmek zorunda olan öğrenciler arasında sık görülür. Başta başarısızlık olmak üzere pek çok soruna yol açar. Durumluk/özgül kaygı tepkileri sınav uyaranlarının yapısına ve kişinin geçmiş yaşantıları yorumlamasına bağlı olarak değişir.
2. Sınav kaygısının özellikleri nelerdir?
* Kaygı, gelecekteki olaylara tasalanmak olarak kabul edilir. Bir öğrenciyi sınavı için fazladan yarım saat çalışmaya zorlayan da bu kaygıdır. Ancak çok fazla kaygı yaşamı olumsuz etkiler. Yarardan çok zarar getirmeye başladığında ne yapılacağını bilmek, bu güçlü duyguyu kontrol etme konusunda bireylere yardımcı olur. *Öğrencilerin yeteneklerini dikkate alarak yapılan çalışmalar, az kaygılı öğrencilerin çok kaygılı öğrencilere göre daha başarılı olduklarını göstermektedir. *Sınav kaygısı, sınavın öncesinden başlayıp sınav anında ve sınav sonrasında devam eden bir süreçtir. Aşağıda bu süreç ele alınmıştır:
Sınav Öncesinde *Sınav uyaranları koşullu uyaranlar oldukları için anlamları kişinin daha önceki deneyimlerine bağlıdır. Birey "başarılı olsam da olmasam da bu benim için bir tecrübe olacak, kendimi tanıyacağım ve her ne olursa olsun bir şeyler öğreneceğim" şeklinde düşünüyorsa sınava olumlu bir olay olarak yaklaşabilir. Bunun karşıtı olarak birey "başarısız olursam kimse bana saygı duymayacak, ailemin gözünde değerim kalmayacak" biçiminde düşünüyorsa sınava yaklaşımı olumsuz olacaktır. Sınav kaygısı yüksek olan bireyler başka yorumlar yapmak olası olduğu halde, doğruluğunu sınamadan olumsuz düşünceleri temel gerçekler gibi kabul etme eğilimindedirler. *Araştırmalar yüksek sınav kaygılı bireylerin ifade ettikleri kuruntuların bir kişilik özelliği olmadığını, kişinin sınav konusundaki yetersizliklerinden kaynaklandığı göstermektedir. Bu bireylerin problemi sadece bilgiyi sınav sırasında hatırlamak değil, sınavdan önce bilginin yetersiz öğrenilmesidir. Nitekim araştırmalar yüksek sınav kaygılı öğrencilerin öğrenmeyi sağlayan çalışma alışkanlıklarından ders materyalini öğrenme, okurken önemli yerleri seçme ve bilgiyi kodlamada yetersizlikleri olduğunu göstermektedir. Araştırmalarda düşük sınav kaygılı bireylerin daha etkili çalışma alışkanlıklarına sahip oldukları ve akademik görevleri ertelemekten kaçındıkları da görülmektedir. Buna göre yüksek kaygılı bireylerin sınav performansı bir ölçüde sınav öncesi yanlışlardan kaynaklanmaktadır. *Yüksek sınav kaygılı bireylerin, çalışma alışkanlıklarındaki yetersizliklerinin yanı sıra sınav becerileri ve akademik yetenekler açısından da düşük sınav kaygılı bireylere göre daha zayıf oldukları saptanmıştır. Akademik yetenek başarıya etki eden bir ortak değişken olarak kullanıldığında sınav kaygısı başarıda bir farklılık oluşturmamaktadır. Diğer bir ifadeyle akademik yetenekleri aynı olan sınav kaygısı düşük ve yüksek öğrenciler arasında başarı açısından fark bulunamamıştır. *Basit konuların öğrenilmesinde yüksek, karmaşık konuların öğrenilmesinde ise düşük kaygı önemli rol oynamaktadır. Öğrenme karmaşıklaştıkça ve öğrenme süresi uzadıkça yüksek kaygı düzeyindeki kişiler için öğrenme zorlaşmaktayken, düşük kaygı düzeyinde olanların başarısı yükselmektedir. Çünkü öğrenme sırasındaki stres verici şartlar yüksek kaygı düzeyindekilerin başarısını düşürmektedir. *Öğrencilerin yeteneklerinin üzerinde akademik başarıya ulaşmak istemeleri kaygı düzeylerini arttırmaktadır. *Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan öğrencilerin de başarı seviyelerinin düşük olduğu görülmektedir. Hem sınav kaygısı hem de öğrenilmiş çaresizlik başarıyı oluşturan bilişsel süreçleri içerir. Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan kişiler de sınav kaygısı yaşayan kişiler gibi yoğun başarısızlık beklentisi yaşarlar. Kaygılı bireyler başkalarını değil kendilerini, belli bir konuyu değil bütünü, değişmeyen yanlarını değil değişen yanlarını değerlendirirler. Bu durum öğrenilmiş çaresizlik yaşayan kişiler için de benzerdir. Çünkü bu kişiler de başarılarını dışsal faktörlere, özel ve değişmeyen nedenlere bağlarken, başarısızlıklarını içsel, genel ve değişebilir nedenlere bağlamaktadır.
Sınav Esnasında *Sınav kaygısının performansı aktif olarak düşürdüğü, önceden öğrenilmiş bilgileri bloke ettiği ve performansı geçici olarak engellediği görülmektedir. Yüksek sınav kaygılı öğrencilerin stresi yüksek sınav koşullarında kaygı düzeyleri yükselmekte, yeteneklerine ve sınava olumsuz değer biçtikleri görülmektedir. *Sınav kaygısında iki farklı unsur söz konusudur. Bunlardan biri duygusallık olarak adlandırılan sınav esnasındaki strese psikolojik tepki vermeyi gösteren, bu nedenle de performans beklentisiyle ilişkili olmayan unsurdur. Diğeri ise nihai başarısızlık beklentisini ortaya çıkaran, başarı performansına ilişkin önyargıları içeren ve kendine güven eksikliği olarak adlandırılan bilişsel unsurdur. İnsanlar değerlendirildikleri ortamlarda dikkatlerini kendi üzerlerine odaklama eğilimindedirler. Kendi üzerine aşırı odaklanma tek başına performansı etkilemez. Performans beklentilere de bağlıdır, birey başarı bekliyorsa kendi üzerine odaklanması sınav ortamının beklentilerini karşılama eğilimini arttırarak performansı yükseltir. Buna karşılık birey başarısızlık bekliyorsa bu durum sınavla ilgili tüm uğraşlardan zihinsel olarak geri çekilip performansının düşmesine yol açar. Kaygının aynı düzeyi bazı bireylerde performansı yükseltirken bazı bireylerde düşürür. Sınav kaygısındaki bilişsel unsurların performansı bozduğunu ve başarısızlık beklentisini ortaya çıkardığı görülmektedir. Sınav üzerinde düşünme ve kendini olumlu değerlendirme, zihinsel performansı arttırıp sınavı kolaylaştırırken, sınav dışı düşünceler, sınavın varolan ipuçlarını kullanamama, kendine odaklanma ve kendini olumsuz değerlendirme performansı geriletir ve sınavı zorlaştırır. *Sınav kaygısındaki bilişsel ve duygusal unsurlar bazı araştırmalarda kuruntu ve heyecan boyutu olarak tanımlanmaktadır. Sınav esnasında öğrencilerin güven eksikliğini yansıtan zihinsel iç konuşmalar ve düşünceler kuruntu boyutunu, sınavın belirsizliğinden dolayı artan fizyolojik değişmeler ise heyecan boyutunu oluşturur. Yüksek sınav kaygısı ve sınav için yeterince hazırlanmadığını bilme kuruntuya yol açarken, sınav becerisine sahip olma ve sınava iyi hazırlanma kuruntuyu azaltır. Kuruntu yaşayan bireylerin sınavlar hakkındaki düşünceleri, bireyin hata eğilimini arttırıcı niteliktedir. Kuruntu düzeyleri yüksek olan öğrencilerin performansının, düşük olanlara göre önemli derecede azaldığı görülmektedir. Sınav performansı üzerinde heyecan düzeyinin ise kuruntu düzeyi kadar etkisi bulunmamaktadır. *Yüksek sınav kaygılı öğrenciler sınavda geçen zamanı tahmin ettiklerinde, bu tahminin diğer kişilerin tahmininden önemli derecede uzun olduğu, stres altında zihinlerinin karıştığı, zamanı kötü kullandıkları için performanslarının düştüğü görülmektedir. *Kaygı düzeyi yüksek olan kişiler, başkalarının bulunduğu ortamda kötü öğrenme performansı göstermektedirler. Bu kişilerin bir gözlemcinin bulunduğu ortamda, basit malzemelerin öğrenilmesinde dahi başarısız oldukları, buna karşılık kaygı düzeyi düşük kişilerin ister başkaları ile birlikte ister yalnız olsunlar başarı düzeylerinin aynı kaldığı bulunmuştur.
Sınav Sonrasında *Yüksek sınav kaygılı bireylerin başarısızlık nedenlerini içsel faktörlere, düşük sınav kaygılı bireylerin ise dışsal faktörlere yükledikleri bulunmuştur. Bununla birlikte yüksek sınav kaygılı bireyler başarısızlıklarının sorumluluğunu almaktan kendilerini korumak için zaman zaman sınav kaygısına ilişkin yakınmaları kullanmaktadırlar. Yetersiz performansları için sınav kaygısını mazeret olarak kullanmaları engellendiğinde bireyler başarısızlıklarını yeterince çaba göstermemeye bağlayarak mazeret bulmaktadırlar. Çünkü yeterince çaba gösterememiş olmak da, kaygılı olmak gibi kişinin benlik değeri için yeteneksiz olmaktan daha az zarar vericidir.
3.Sınav kaygısının nedenleri nelerdir? Kişide kaygılı bir kişilik gelişmesine yol açan başlıca unsurlar şöyle sıralanabilir; *Çocuk adaletsiz ve anlayışsız olan değiştiremeyeceği bir çevreye karşı kendini savunma durumuna düştüğünde ve bu yüzden kendine güvenini yitirdiğinde kaygı ortaya çıkmaktadır. *Anne babanın reddedici ve küçük düşürücü tutumları, çocukta kaygı ve güvensizlik duygularına yol açar. Yargılamanın ve eleştirinin yoğun olduğu bir çevrenin varlığı kaygı yaratabilmektedir. *Otoriter anne baba tutumunun sınav kaygısının oluşmasında etkili olduğu, bu anne babaların çocuklarının sınav öncesi durumluk kaygı ve sürekli kaygı düzeylerinin yükseldiği, sınav sonrası durumluk kaygının düştüğü ancak sürekli kaygının azalmadığı gözlenmektedir. *Kaygı çocuğun yakın çevresinde kaygılı insanların varlığı ile de gelişir. Kendileri kaygılı olan ve farkında olmadan çocuklarına kaygılı olmayı öğreten ana baba tutumları vardır. Bu tutumlar özellikle ergenlik döneminde daha ciddi sorunlara neden olur. *Ana babanın beklentilerinin çocuk için ulaşılmaz olması çocukta kaygı yaratır. Araştırmalar çocuklarda görülen sınav kaygısının önemli oranda okul çalışmalarında anne babanın yüksek beklentilerine uygun bir başarıya ulaşamama korkusundan kaynaklandığını göstermektedir. Bu çocukların yetişkin yaşamlarında genellikle hırslı, kendine güveni olmayan ve başarılı olmak için sürekli çabalayan insanlar oldukları görülmektedir. Ayrıca güven ve yeterlilik duyguları az olduğundan, en küçük bir yenilgi olasılığında gerçek durumla orantısız bir kaygı gösterirler. *Bizim kültürümüzde aile içi beklenti düzeyi olması gerekenden daha yüksektir. Özellikle annelerin başarıya yönelik duygusal beklentileri çocukların üzerinde baskı oluşturacak kadar yoğundur. Beklenti odağının ailenin şerefi olması da bir başka önemli noktadır. Çocuğun başarısı ve başarısızlığı ailenin başarısı ya da başarısızlığı olarak görüldüğü müddetçe çocuğun kaygısı artmaktadır. *Geleneksel aile yapısında yüksek beklenti anneden geldiğinde çocukta kaygı ve kendine güvensizlik duyguları oluşurken, yüksek beklenti otoriteyi temsil eden babadan geldiğinde çocuğun benliğini tehdit edici bir unsur olmakta ve çocuğun kendisini çaresiz hissetmesine yol açmaktadır. *Aile içi beklentilerin bir özelliği kıyaslamalı örneklere açık olmasıdır. Tanınan birisinin, çocuğun bir arkadaşının, başarılı bir ağabey ya da ablanın model seçilip onunla karşılaştırma yapılması önemli bir baskı oluşturabilir. *Araştırmalar benlik saygısı yüksek kişilerin düşük olanlara kıyasla, daha düşük kaygı düzeyine sahip olduklarını göstermektedir. Özellikle zorluğa karşı koyma ve onunla baş edebilme konusunda kendine güvenli kişiler daha az kaygılanmaktadır. *Sınav kaygısı yüksek olan bireyler herhangi bir sınav ya da değerlendirme durumunda özvarlıklarının tehdit edildiği korkusuna kapılırlar. Yalnızca sınavda değil, grup içinde konuşma, soru sorma, sorulara cevap verme ve tartışmalara katılma gibi etkinliklerde de kaygılı ve heyecanlı olurlar. Bu bireylerin kendilerine dönük olumsuz düşünceleri dikkatlerinin kolayca dağılmasına neden olur. *Zaman zaman öğrencide aşırı kaygı meydana getirerek onun başarısız olmasını sağlayan etken, öğrenilecek materyalin çok zor olması değil, o olayın öğrenci için taşıdığı anlamdır. Kaygılı öğrenciler öğrenmenin ölçüldüğü sınavlarda kendi kişiliklerinin değerlendirildiğini düşünür. Bu şekilde yapılan bir değerlendirme beden kimyasında bir takım değişikliklere yol açar. Ortaya çıkan kaygı akıl yürütme ve soyut düşünme yönündeki zihinsel faaliyetleri bozar. Bu etkileri nedeniyle de öğrencinin sınava yüklediği anlam başarısızlığa yol açan en önemli faktörlerden biridir. *Yapılan araştırmalarda yüksek sınav kaygılı öğrencilerin genelde dıştan denetimli oldukları, kendileri ile ilgili daha fazla olumsuz düşünce belirttikleri görülmektedir. Diğer yandan dıştan denetimlilerle karşılaştırıldıklarında içten denetimli öğrencilerin akademik becerilerde daha fazla zaman harcadıkları, okul başarılarının daha yüksek olduğu, toplumsal olaylarda daha aktif davrandıkları görülmektedir. Denetim odağının oluşumunda anne ve babanın çocuk yetiştirme davranışlarının önemli bir etkisi vardır. Bu etkinin bireyin iç denetimli olmasıyla, çocuklukta ana babanın ilgi ve şefkat göstermesi, amaçlarına ulaşmada yardımcı olması ve tutarlı bir disiplin uygulamasıyla olumlu yönde, ana babanın gerek fiziksel gerekse duygusal olarak cezalandırması, başarı için baskı yapması ve aşırı koruyucu tutumu ile olumsuz yönde ilişki gösterdiği görülmektedir. *Tutarsız anne baba ya da öğretmen davranışları kaygıyı arttırır. *Arkadaşları tarafından reddedilme korkusu kaygı yaratan bir diğer önemli faktördür. *Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan öğrencilerin daha çok sınav kaygısı yaşadıkları görülmektedir.
4.Sınav kaygısında neler önerebilirsiniz? * Kaygıyı çok hafif hissetme ya da hiç duymama insanı çabasız kılarak üretken olmasını engelleyebilir. Kaygısız bir girişimin başarı şansının düşük olduğu unutulmamalıdır. Çok şiddetli kaygı ise kişinin fonksiyonlarını bozarak çaresizliğe yol açabilir. Oysa kaygının bireyi yaratıcı ve üretken kılması da mümkündür. Bu da ancak kaygıyı anlamak ve onu kontrol altına alabilmek ile mümkündür. *Çocuklarının her sorununu çözmeyi kendi sorumluluğu sanan anne babalar aslında çocuklarının sorun çözme gücünü engellemektedirler. Sonra da çocuklarının hiçbir sorununu çözemediğinden yakınmakta ve kendi yanlışlarını görememektedirler. Aileler çocukları için yaptıklarını bir yükümlülük haline sokmak yerine, geleceğin onların sorumluluğu olduğunu söyleyerek uyarı görevlerini yerine getirdiklerinde onlara daha iyi destek olmaktadırlar. *Anne babalar kendilerini kaygılandıran sorunlarla etkili bir şekilde nasıl başa çıktıklarını göstererek bu konuda çocuklarına model olabilirler. *Çocuk kendisini kaygılandıran konular hakkında açıkça konuşmaya teşvik edilebilir. Çocuğun hissettiği çaresizlik çoğu zaman kaygının temel nedenlerinden biridir ve en zor problemlerin bile çözümü olduğunu bilmek bu çaresizlik duygusunu yok etmek için iyi bir adım olabilir. *Çocuk konuşurken konuşması asla bölünmemeli ve onun adına konuşulmamalıdır. Çocuk söylediği veya hissettiği şeyler için sorgulanmamalı, "bu şekilde hissetmemelisin" diyerek duyguları düzeltilmeye çalışılmamalıdır. *Çocuğa, sınavların onun kişiliğini değerlendiren bir ölçü olmadığı, kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğu anlatılmalıdır. *Çocuğun alıştığı çevre koşullarının ortadan kalkması ya da yaşanan belirsizlikler kaygılanmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ister evde ister okulda olsun çocuğun kestiremeyeceği tutum farklılıklarından ve sürekli olumsuz eleştiri, ceza tehdidi gibi davranışlardan kaçınılmalı, çocuğun kendini güvende hissetmesi için çaba sarfedilmelidir. *Çocuğun olumsuz yanları kadar olumlu yanlarını görmek, onun kendisine böyle bakmasını kolaylaştırır. Olumlu düşüncenin başarıyı, olumsuz düşüncenin de başarısızlığı arttırdığı unutulmadan pozitif düşünmenin yararları aile tarafından çocuğa hissettirilmelidir. *Çevreye ilişkin olumsuz algı kaygıyı yükseltirken, güven verici algılanan çevre kaygıyı azaltabilmektedir. Çocuğun kendine huzur veren insanlarla vakit geçirmesine, kaygılandıran, tedirgin eden insanlardan uzak durmasına dikkat edilmelidir. Böylece çocuğun başkalarının olumsuz telkinleriyle kaygıya kapılması ya da kaygısının daha da artması bir dereceye kadar engellenebilir. *Aileler sınav endeksli eğitim karşısında çaresiz kalmaktadırlar. Bu yolun doğru olmadığını bilen aileler bile sonuçta çocuklarını sınava hazırlamayarak onların geleceklerini tehlikeye atmanın sorumluluğu nedeniyle aynı kulvara girmek zorunda kalmaktadır. Önemli olan beklentilerin her sonuca açık olması, kıyaslamalardan uzak olması ve çocuğun çabasına odaklı olmasıdır. Aile içi beklentiler gerçeğe uygun olduğu zaman güç verici olmaktadır. Hiç beklenti olmaması ise çocuğun motivasyonunu düşürmektedir. *Sınav öncesinde beklentilerin önceliği düzenlenmelidir. En çok strese yol açan beklentiler aile beklentileridir. Anne babaların yüksek bir beklenti içinde olması çocukların stresini arttırarak başarıya yönelik performanslarını düşürmektedir. Öğrenci bilişsel ve duygusal olarak aileye karşı sorumluluk hissetmektedir. Bu elbette doğru bir sorumluluktur. Ancak bu sorumluluğun dozunu yükseltip "kazanamazsam ailemin yüzüne nasıl bakarım" gibi bir kaygı, stresi arttırır. Bu yüzden beklentiler yeniden düzenlenmelidir. Öncelikli sorumluluk öğrencinin kendine karşı sorumluluğudur. Öğrenci önce kendisiyle başbaşa kalarak durumu değerlendirmelidir. *Sınav kaygısını yenmenin en önemli yollarından biride okumaktır. Okumak kendine olan güveni artırdığı için kaygıyı azaltır. Anne babanın çocuğun okuma davranışını kazanmasında birinci derecede model olarak önemli bir etkisi vardır.
|
|
|
|
|
2
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / ÇOCUKLAR VE DAYAK
|
: Mart 30, 2008, 07:09:56 ÖS
|
|
Yapılan araştırmalar, çocuğun yetiştirilmesinde disiplini sağlamak için kullanılan şiddetin, hiçbir zaman işe yaramadığını gösteriyor. Uzmanlar, dayak yiyen çocuğun, yaptığı işe sadece dayak riski devam ettiği sürece ara verdiğini belirterek, "Dayak riskinin ortadan kalktığını hissettiğinde, hareket tekrarlanır. Çünkü çocuk, bu hareketi neden yapmaması gerektiği ana fikrini almamıştır" diyor.
Çocuklar çoğunlukla kendilerine vuran birine başkaldırı gösteriyor ve onun sözlerine uymak istemiyor. Çocukların, disiplinin asıl amacı olan doğru ve yanlış ayırımını şiddet sebebiyle öğrenemediğini belirten uzmanlar, "Dayak ayrıca birçok negatif etkiye de sahiptir. Mesela bunlardan biri, dayağın şiddeti öğretmesidir. Çocuğunu ya da karısını döven birçok kişi, zamanında kendi de şiddet görmüştür. Kimisi için de dayak, tartışmaları çözmenin tek yolunun kaba kuvvet olduğunu öğretir. Ve çocuğun, hayal kırıklıkları, sinirle başa çıkabileceği daha ılımlı yolları öğrenmekten alıkoyar" diye konuştu.
Dayağın gücün kötüye kullanılması olduğunu anlatan uzmanlar, "Disiplin sırasında şiddet kullanımıyla, istemeden de olsa çocuğunuzun yaralanmasına neden olursunuz. Başlangıçtaki siniriniz geçtiğinde dayak daha az fiziksel zarara neden olur. Genelde başlangıçtaki siniriniz geçtiğinde dayak olayına girişilmez bile ama girişiliyorsa, bu çözülmesi gereken bir problemin habercisi olabilir. Çoğu uzman ve ebeveyn bir konuda hem fikirdir. Henüz kelimeleri tam anlayamayan bir bebek, çok ciddi bir hata yapıyorsa, (elektrik prizlerini ya da sıcak bir yüzeyi ellemek gibi) eline ya da poposuna vuracağınız sesli bir tokat kabul edilebilir. Ancak çocuğun idrak yeteneği geliştikten sonra artık fiziksel güç kullanılmamalıdır" dedi.
|
|
|
|
|
3
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / ÇALIŞAN ANNE - BABA ve ÇOCUK
|
: Mart 30, 2008, 07:08:54 ÖS
|
|
Büyük çoğunluğumuz, çocuğumuz olduğu vakit çalışma hayatımızın tamamen biteceğini ya da en azından asla eskisi kadar başarılı olamayacağını düşünürüz.Ve belki büyük bir çoğunluğumuzda işsel hayatımızda çocuk sonrası yaşamımızı olası gördüğümüz bir çok aksaklıkla sürdürürüz. Ve aslında bu durumun en az sorumlusu olan çocuklarımız ve çoğu zaman bizim yanlış zaman planlamalarımız yüzünden yaşanan kargaşadan da en az bizler kadar etkilenirler.
Tüm bu aksamaların çözümü konusunda bir formül yada sihirli bir değnek yok maalesef , fakat sistemli ve programlı davranmak her işte olduğu gibi bunda da işe yarayacaktır. öncelikli olarak çocuğumuza ait günlük yapılması gereken işleri ve bu işlerin yapılmasına en uygun saatleri belirlemek ve bu çizelgeyi günlük yaşamda sürekli göz önünde bulundurmak bir zaman sonra zaten çizelgeye bakmadan halledebileceğimiz bir durumda bulunmamıza olanak sağlar.
Unutmamız gereken en önemli şeylerden biri de bir makine olmadığımız ve her şeyi hafızamızda tutamayacağımız. Bu işleyişte en sık aksayan veya en çok rahatsızlık veren unsur yapmayı unuttuğumuz ve veya zaman bulamadığımız maddelerde duyulan yoğun vicdan azabıdır. Oysaki birer makine değiliz ve yapabilirliklerimiz ancak beden gücümüzle ve günlük rutin enerjimizle sınırlı.
Özellikle çalışan annelerin yaşadığı en büyük duygusal gel-git ler iyi ve yeterli olma kaygısından kaynaklanır.Tüm gün çocuğunuzun sizden uzak ve belki de sınırlı süredir tanıdığınız insanlar tarafından bakımı işsel anlamda da çocuktan önceki döneminizden daha başarısız olmanızı tetikler ki aslında çocuk sahibi olmakla işsel anlamda bir başarı noksanlığı yaşamamışsınızdır , sadece çocuğunuzun doğumuyla beraber edindiğiniz kaygıların günlük yaşamınıza izdüşümü sizi rutinden daha başarısız kılmıştır.
Muhakkak ki yaşamınızda size ait en kıymet verdiğiniz şey olan çocuğunuzdan ayrı kalma fikri rahatsız edicidir ama öncelikli bilmeniz gereken sizinde bir birey olduğunuz muhakkak ki bebeklik dönemlerinde itibaren her çocuk annesini yanında olmaktan büyük mutluluk duyar ama yaşamının ilerleyen yıllarında çalışan bir anneye sahip olmak onun için daha önemli olacaktır.
İnsan sosyal olduğu sürece bilgi dağarcığı ve öğrenimleri artar ve ancak yeterince mutlu olduğumuzda yeterince üretken ve paylaşımcı olabiliriz. Bunun içindir ki kendimize ait bir sosyal organizasyonda bulunmamız çocuklarımızla geçirdiğimiz zamanı daha kaliteli kılacaktır. Önemlisi de budur çocuklarımızla ne kadar vakit geçirdiğimiz değil bu vakti ne kadar kaliteli kılabildiğimizdir..
O halde çalışıyor olmamız hem çocuklarımızın geleceğini kurmakta bizler için maddi anlamda daha rahatlatıcı olacak hem de dış dünya ile kurduğumuz iletişim çocuklarımızla olan iletişimimizde daha rahat davranmamızın ön adımı olacaktır.
Belki de aklımızda hep yer tutması gerekir ki ÇOCUKLARIMIZA RAĞMEN DEĞİL ,ÇOCUKLARIMIZLA BERABER YAŞADIĞIMIZDA HER ŞEY DAHA ANLAMLI OLACAKTIR
|
|
|
|
|
4
|
Psikoloji / Zeka ve Kişilik / Zekanın yaşa göre dağılımı ve soyaçekim
|
: Mart 30, 2008, 07:04:54 ÖS
|
|
Zeka yaşamın ilk on yılında büyük bir gelişme kaydetmektedir. Bu süre içinde en hızlı gelişme ilk iki yılda gerçekleşir. Başlangıçta davranışı birkaç refleksten oluşan insan, iki yıl sonunda kendi başına yürüyebilen, konuşabilen, bazı basit problemleri çözebilen, neden sonuç ilişkisi kurabilen, basit planlamalar yapabilen, hatırlayabilen bir kişi hale gelir.
Sembollerle düşünebilme 11 yaşında başlar. 12 yaştan sonra zekanın hızında azalma olsa da gelişmeye devam eder. Gelişmenin en üst düzeyine 14-18 yaşlar arasında varılır. Zihinsel güç 30 yaşa kadar bu düzeyde kalır. Daha sonraki yaşlarda yeni malzeme öğrenmedeki başarı yavaş olarak azalmaya başlar, ancak öğrenilen bilgiler kaybolmaz tam tersine yaş ilerledikçe, deneyimden dolayı edinilen bilgiyi kullanmadaki beceri artar.
Doğuştan gelen zekanın değerlendirilmesi için bilinen bir yöntem yoktur. Kalıtımla çevre arasındaki ilişki birbirinden ayrı ve uzakta yetiştirilen ikizlerin davranış ve başarılarının incelenmesiyle bir ölçüye kadar belirlenebilir. Tek yumurta ikizlerinin kalıtımı, birbirlerinin aynıdır. Doğumdan itibaren birbirlerinden farklı çevrelerde yetişen tek yumurta ikizlerinin ve aynı evde yetişen çift yumurta ikizlerinin zeka puanlarının karşılaştırıldığı bir araştırmada, değişik çevrelerde yetişseler bile, kalıtımı aynı olan tek yumurta ikizlerinin zekalarının, aynı çevrede yetişip, kalıtımları birbirinden farklı olan çift yumurta ikizlerinin zekalarından daha çok birbirlerine benzediği ortaya çıkmıştır.
Bir başka araştırmada ise, bebek iken evlat edinilen çocukların zekalarını, üvey anne-babalarının zekaları ve ayrıca doğal anne-babalarının zekaları ile karşılaştırmışlar ve bu çocukların zeka puanlarının doğal ana-babalarınkine daha çok benzediği görülmüştür. Bunun gibi çok sayıda yapılan araştırmalar, kalıtımın zeka gelişmesinde önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur.
|
|
|
|
|
5
|
Psikoloji / Zeka ve Kişilik / Zeka gerilikleri nedir kendini nasıl gösterir?
|
: Mart 30, 2008, 07:02:42 ÖS
|
|
Zeka, bireyin algılama, yönelim, bellek, soyutlama, kavramsallaştırma, neden sonuç bağlantılarını kurabilme, gerçeği değerlendirme, yargılama gibi bilişsel işlevlerini düşünebilme, anlatabilme, öğrenme ve uyum için bütünleştirerek kullanabilme yetilerini içerir. Bireyin zeka düzeyi zeka ölçekleri ile değerlendirilmelidir. Bu ölçeklerden en yaygın olarak kullanılanı Wenchsler Zeka Ölçeğidir. Zeka Bölümü (IQ- Intellegence Quotient) zeka yaşı ile takvim yaşının 100'e çarpılması ile elde edilir. 90 ile 115 arasındaki zeka bölümü normal olarak kabul edilir. 115'in üstünde çıkan zeka bölümleri yüksek, üstün ve çok üstün zekayı göstermektedir. 70-90 arası sınır zeka düzeyini (avaraj zeka) ve 70'in altında ki zeka bölümleri ise değişik düzeyde zeka geriliklerini gösterir. Dikkat edilmesi gerekir ki, bu rakamlar yalnızca standardizasyonu yapılmış zeka ölçekleri uygulanabiliyorsa yapılabilir. Konu üzerinde uzmanlaşmamış kişiler tarafından yapılan analizler ise sadece bir tahmin olarak kalacaktır. Zeka üzerinde yanlış yargılara varmak, çocuğun gelişim sürecini de olumsuz etkileyebilir.
Yetişkin insanin zekasında bir gerileme genellikle bunama anlamına gelir ki, bunamyı geciktirmek zihnin çeşitli egzersizlerle sağlıklı kalması sağlanabilir. Organik beyin bozuklukları da insanın zekada gerilemeye neden olabilir.
Geri zekalılık ise çocukta bir gelişme geriliğinin belirtisidir ve bu gelişme geriliği çocuğun bilişsel, dil, haraket ve sosyal yetilerinde kendini gösterir.
|
|
|
|
|
6
|
Psikoloji / Zeka ve Kişilik / Çoklu zeka nedir?
|
: Mart 30, 2008, 07:02:02 ÖS
|
|
Her insan sahip olduğu zekalarla birlikte farklı bir öğrenme, problem çözme ve iletişim kurma yöntemine sahiptir. Dünyanın en ünlü atletleri , en büyük müzisyenleri girdikleri IQ sınavlarından çok düşük puanlar almışlardır. Böylesine düşük IQ puanlarına göre bu insanlara zeki diyemiyorsak, onları kendi alanlarında bu denli başarılı kılan ne olabilir? Bu başarılı insanların zihinsel yeterliliği farklı ilgi ve beceri alanları ile yeniden tanımlanabilir. Çünkü her insanın kendini ifade ederken kullandığı dil farklıdır. Bir müzisyen kendini yaptığı bestelerle, bir tiyatrocu kendini canlandırdığı rollerle ya da bir ressam çizgileri ile kendini ifade eder. Her insan farklıdır. Tektir ve özeldir. Her insanın da insanlık kültürüne katkısı farklı yönlerdedir.
Prof. GARDNER’ın tanımladığı zeka türleri :
Sözel – Dilsel Zeka
Sözel – Dilsel Zeka, dili etkili bir biçimde kullanma, kelimelerle ve seslerle düşünme, dildeki kompleks anlamları kavrayabilme, insanları ikna edebilme, dildeki farklı yapıları fark edebilme, yeni yapılar oluşturabilme, farklı dilsel kalıplarla ilgilenme becerisidir.
Mantıksal – Matematiksel Zeka
Matematiksel – Mantıksal Zeka, sayılarla çalışma, muhakeme etme, tümevarım ve tümdengelim teknikleri ile düşünebilme , soyut ve sembolik problemleri çözebilme, kavramlar, düşünceler ve fikirler arası kompleks ilişkileri algılayabilme becerisidir.
Görsel – Mekansal Zeka
Görsel–Mekansal Zeka, resimlerle, şekillerle düşünebilme, görsel dünyayı algılayabilme, şekil, renk ve dokuları zihnin gözleriyle görebilme ve bunları sanatsal formlara dönüştürebilme yeteneğidir. Psiko-motor becerilerin gelişmesiyle başlar, el-vücut-beyin koordinasyonunun gelişimi küçük kas gelişiminin mükemmel çalışmalarıyla geliştirilebilir
Bedensel – Kinestetik Zeka
Kinestetik–Bedensel Zeka, aklın ve vücudun mükemmel bir fiziksel performansla birleştirilerek belli bir amaca yönelik faaliyetlerin sergilenebilmesi yeteneğidir.
Müziksel – Ritmik Zeka
Müziksel – Ritmik Zeka, sesler, notalar, ritimlerle düşünme, farklı sesleri tanıma ve yeni sesler, ritimler üretme, ritmik ve tonal kavramları tanıma ve kullanma, çevreden gelen seslere ve müzik aletlerine karşı duyarlı olabilme becerisidir.
Kişisel – İçsel Zeka
Kişisel – İçsel Zeka, kendimiz hakkındaki duygu ve düşünceleri şekillendirebilme, yaşamı sürdürebilme ve yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizle, hayat felsefemizi oluşturabilme, yaşamımızı bu doğrultuda planlanma, kişisel istek ve hayaller oluşturabilme becerisidir.
Kişilerarası – Sosyal Zeka
Kişilerarası – Sosyal Zeka insanlarla birlikte çalışabilme, Sözel – Bedensel Zeka dilini etkili bir biçimde kullanarak çok farklı karakterlere sahip insanlarla kolaylıkla iletişim kurabilme, insanları yönetebilme, onlarla uyumlu çalışabilme ve insanları ikna edebilme becerisidir.
Doğa – Varoluşcu Zeka
Doğa Zekası, doğadaki tüm canlıları tanıma, araştırma ve canlıların yaratılışları üzerine düşünme becerisidir
Son yıllarda Sosyal ve Kişisel Zekalar bilim adamları ve eğitim bilimciler tarafından “ Duygusal Zeka” başlığı altında ele alınmaktadır
|
|
|
|
|
7
|
Psikoloji / Zeka ve Kişilik / Duygusal Zeka-EQ
|
: Mart 30, 2008, 07:01:09 ÖS
|
|
EQ( duygusal zeka) yani insanların birbiriyle uyum sağlamasına yardımcı olan beceriler ve IQ (akılcı zeka) akademik beceriler her ikisi de insanda var olan ve birbirini destekleyen ve biri diğerinin yardımcısı olan yeteneklerdir. EQ evvelden yok muydu? Elbette vardı, ancak ismi verilmemişti ve insanlar kalp gözleriyle birbirlerine ve olaylara daha çok bakmaya başladılar, bu nedenle yeni çıkmış gibi oldu. Eskiden insanlar kalpsiz miydi? Elbet ki hayır yalnız maddi sıkıntılar, teknoloji ve istekler bu kadar artmamıştı ve nüfus bu derece çoğalmamıştı. Dolayısıyla diğer alana belki de daha çok ihtiyaç oldu. Bu ihtiyacı gören ve fark eden kişi olan Dr Daniel Goleman bu kavramı dile getirdi.
Gerçekte insanoğlunun hayat mücadelesi için daima kullandığımız güçler bunlar ve bilim adamları EQ’yu artık her zaman ve her yaşta geliştirilip ilerletilebilen, öğrenilebilir bir zeka olarak görmektedirler. Duygusal zeka, muhakeme ve IQ için yaşamsal öneme sahiptir ve duygusal güçleri gerektiği gibi kullanmasını bilen kişiler yaşamlarının her alanını kendileri için daha kolay hale getirmişlerdir. Duygusal gücünü kullanan kişi duygularını tanır, onları kabullenir, uygun şekilde ifade eder ve ayrıca kendi duygusunu tanımlayabildiği ve tanıdığı, yani farkındalık düzeyi yüksek olduğu için karşısındaki kişilerinde hislerini anlayıp, kendisini başkasının yerine koyabilmeyi başarmasından ötürü kişiler arası iletişimde daha başarılı olur. Bununla birlikte çevresindeki kişilerin ve kendi hislerinin farkında olması, kişinin güncel yaşamda karşılaşılan sorunların üstesinden gelebilme potansiyelini arttırır.
Duyguların dili her insan da var, çocuk yetişkin, yaşlı, özürlü, sağlıklı, sağır ya da kör hiç fark etmez her insanın yaşayan her bireyin duyguları sözel ya da bedensel olarak ifade edilmekte. İnsanları pek çoğu çoğunlukla ne hissettiklerini söylemeye tereddüt ederler, ancak söyleyemediklerini ses tonu, konuşma hızı, bakışlar, yüz ifadesi,mimikler ve duruş şekilleriyle gösterirler. Bu nedenle önemli olan birbirimize gözlerimizi kapamamak. İşte EQ ve IQ seviyesi yüksek olan ve onu dengeli kullanmayı bilen, kimseye gözlerini kapatmaz, görmezlikten gelmez ve gerçek insandır. Bu bağlamda diyebiliriz ki tüm hayat boyunca asıl önemli olan dengede kalabilmek. Bu nedenle en önemli ve oldukça zor olan, aslında başarının anahtarı olan “akıl ile gönül”ü dengede tutmayı gerçekleştirebilmek. Bilindiği gibi bir sözümüz var “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” diye. İşte aynı buradaki deyişte olduğu gibi yalnızca akıl ve yalnızca gönül bizi tam başarıya götürmez. Her ikisinin de uygun ve ölçülü biçimde kullanımı pek çok sorunla baş etmemizde ve uygun sesin çıkmasında fayda sağlar. Elbet ki bunda kişisel yeteneklerimizde önemli. Ancak yeteneklerimizin kullanım alanı beynimizle ilgilidir ve doğduğumuz andan itibaren vardır.Tabii ki bununla yetinmemeyi bilmeliyiz Özellikle önceden edinilmiş bilgiler daha sonraki gelişimin temelini oluşturur diyebiliriz.
Gerçekte insanoğlunun hayat mücadelesi için daima kullandığımız güçler bunlar ve bilim adamları EQ’yu artık her zaman ve her yaşta geliştirilip ilerletilebilen, öğrenilebilir bir zeka olarak görmektedirler. Duygusal zeka, muhakeme ve IQ için yaşamsal öneme sahiptir ve duygusal güçleri gerektiği gibi kullanmasını bilen kişiler yaşamlarının her alanını kendileri için daha kolay hale getirmişlerdir. Duygusal gücünü kullanan kişi duygularını tanır, onları kabullenir, uygun şekilde ifade eder ve ayrıca kendi duygusunu tanımlayabildiği ve tanıdığı, yani farkındalık düzeyi yüksek olduğu için karşısındaki kişilerinde hislerini anlayıp, kendisini başkasının yerine koyabilmeyi başarmasından ötürü kişiler arası iletişimde daha başarılı olur. Bununla birlikte çevresindeki kişilerin ve kendi hislerinin farkında olması, kişinin güncel yaşamda karşılaşılan sorunların üstesinden gelebilme potansiyelini arttırır.
Duyguların dili her insan da var, çocuk yetişkin, yaşlı, özürlü, sağlıklı, sağır ya da kör hiç fark etmez her insanın yaşayan her bireyin duyguları sözel ya da bedensel olarak ifade edilmekte. İnsanları pek çoğu çoğunlukla ne hissettiklerini söylemeye tereddüt ederler, ancak söyleyemediklerini ses tonu, konuşma hızı, bakışlar, yüz ifadesi,mimikler ve duruş şekilleriyle gösterirler. Bu nedenle önemli olan birbirimize gözlerimizi kapamamak. İşte EQ ve IQ seviyesi yüksek olan ve onu dengeli kullanmayı bilen, kimseye gözlerini kapatmaz, görmezlikten gelmez ve gerçek insandır. Bu bağlamda diyebiliriz ki tüm hayat boyunca asıl önemli olan dengede kalabilmek. Bu nedenle en önemli ve oldukça zor olan, aslında başarının anahtarı olan “akıl ile gönül”ü dengede tutmayı gerçekleştirebilmek. Bilindiği gibi bir sözümüz var “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” diye. İşte aynı buradaki deyişte olduğu gibi yalnızca akıl ve yalnızca gönül bizi tam başarıya götürmez. Her ikisinin de uygun ve ölçülü biçimde kullanımı pek çok sorunla baş etmemizde ve uygun sesin çıkmasında fayda sağlar. Elbet ki bunda kişisel yeteneklerimizde önemli. Ancak yeteneklerimizin kullanım alanı beynimizle ilgilidir ve doğduğumuz andan itibaren vardır.Tabii ki bununla yetinmemeyi bilmeliyiz Özellikle önceden edinilmiş bilgiler daha sonraki gelişimin temelini oluşturur diyebiliriz.
Gerçekte insan beyni pek çok bilinmezi halen koruyor. Ancak bu konuda deneyimli bilim adamları halen beynin sırlarını çözmeye çalışıyor. Bilinene göre beynin her iki yarı küresinin dengede olması sağlıklı çalışmayı sağlıyor. Aslında beyin sürekli öğrenmeye hazır ve öğrenme devam ettikçe “ işleyen demir pas tutmuyor” . Ancak yine de önemli olan ölçüyü kaçırmamak ve dengeyi sağlayabilmektir. Yani bir anlamda diyebiliriz ki bizim iki zihnimiz var biri düşünen yani akıl gücüyle işin içinde olan, diğeri hisseden yani gönül gücüyle işin içinde olan. Düşünceler duyguların, duygularda düşüncelerin içine daima girerler. İşte en önemli an her ikisinin de farkında olup bunları ayrıştırarak neyin faydalı neyin zararlı olacağını tespit etmek ve uygulamaya geçirebilmekte. Her duygu bizi bir şekilde hareket etmeye hazırlar; her biri insan hayatında tekrarlanan güçlüklerle baş edebilecek şekilde bizi yönlendirir. Hayata karşı edindiğimiz tecrübelerde şekil verir. Demek ki yapılması gereken şey tecrübelerden de faydalanabilmektir. Tecrübeler aklımızda, duygular gönlümüzde, seçtiğimiz hedefler de beynin içinde, muhakeme dediğimiz hedefe yönelik düşünme süreci ve karar verme dediğimiz cevap seçiminden oluşan sistemler topluluğu var. Yani hayatın içinde olma amacımız karşımızda oldukça önemli olan her birini uygun parçayla birleştirmek kalıyor. Her insanın hayattaki puzzle’ı farklı, ancak önemli olan gerçekten bakmaya kıyılmayacak güzellikte puzzle oluşturmak ve her insanın ona bakarken hem haz duymasını hem örnek almasını sağlayabilmek.
Aslında diyebiliriz ki EQ ya da IQ ayrı ayrı ya da beraber; asıl çıkar yol “Mantık”tır. Mantığın tanımı da Aklın bulduğu, duygunun doğurduğu, bilginin yoğurduğu tecrübe çocuğudur.
|
|
|
|
|
8
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / Üstün zekaya sahip çocuklar ile ilgili olumsuz olabilecek durumlar
|
: Mart 30, 2008, 06:59:17 ÖS
|
|
Üstün zekalı çocuklarla ilgili olumsuz sayılabilecek bazı durumlar da mevcuttur. Bu çocuklar sosyal ve duygusal etkilere çok açıktır, ortalama toplumda görülenden daha sık olarak patoloji görülür (%20-25). Akademik açıdan başarılı kızlarda daha fazla depresyon, daha düşük özgüven ve daha fazla psikosomatik belirtilere rastlanır. Üstün yetenekli çocukların bir kısmının ise bazı alanlarda yaşıtlarından çok ileride oldukları halde bazı alanlarda geride kaldıkları görülür. Çok başarılı olan bu çocuklarda düzensiz bir profile de rastlanır. Örneğin, 1000 çocukta yapılan bir çalışmada çocukların %95’inin matematik ya da sözel ilgi alanlarında güçlü uyumsuzluk gösterdikleri saptanmıştır. Dil sorunu olan çocukların ise yüksek düzeyde mekansal yetilere sahip oldukları görülür. Özellikle görsel sanatlarda başarılı olan çocukların sözel yetilerle mekansal yetileri arasında belirgin kopukluk vardır. Üstün zekalı çocuklar özellikle eğitimle ilgili konularda olmak üzere bazı sıkıntılar yaşayabilirler. Bu çocukların bilgi, ilgi ve beceri düzeyleri ortalama öğrencilerin çok ilerisinde olduğundan ihtiyaçları kendi düzeyine uygun olarak karşılanmazsa çabuk sıkılır ve sınıfta huzursuz olurlar. Sınıfta konu işlenirken yanılgıyı bulmak, eleştiri, itiraz gibi davranışları öğretmenlerin olumsuz tepkisine neden olabilir. Bu çocukların imgesel etkinliklerinin güçlü olması nedeniyle imgesel yaşantılarını gerçek yaşantıları ile karşılaştırabilirler. Böyle bir durumda çocuklara hem gerçeği hayalden ayırabilmeleri hem de imgelerini öncelikle yaratıcı etkinliklerde kullanabilmeleri için uzman psikologların desteğine ihtiyacı vardır. Bu çocuklar, kendilerini yaşıtlarıyla aynı seviyede görmediklerinden dışlanmışlık hissi yaşayarak içe kapanıklık geliştirebilirler ve arkadaş sayıları az olabilir. Üstün zekalı çocuklar, birbirleriyle çok etkili ve verimli bir iletişim kurabilirler ve böylece anlaşılmaz olma problemleriyle başa çıkabilirler.
Üstün zekalı çocukların doğru ölçeklerle saptanabilmesi için ve yukarıda sayılan sorunlar nedeniyle yanlış anlaşılmaması için uzman psikologların desteğine ve yönlendirmesine ihtiyaçları vardır.
|
|
|
|
|
9
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / Üstün zekaya sahip çocukların sergilediği özellikler
|
: Mart 30, 2008, 06:58:42 ÖS
|
|
Üstün zekalı çocuklar, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya özel akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde motivasyon, performans ve görev sorumluluğu gösteren ve bu tür yetenekleri geliştirmek için uygun imkanlara gereksinim duyan çocuklardır. Üstün zekalı çocukların pek çok ayırt edici özellikleri vardır. En önemli yeteneklerinden biri kolaylıkla kavram oluşturabilmeleridir. Çünkü, kavram oluşturma, soyut düşüncenin temelini oluşturur. Bu çocuklar zihinsel açıdan erken gelişirler ve ortalama çocuklardan daha çabuk öğrenirler. Sürekli soru sorarlar, meraklıdırlar, öğrenme ve bilgiye açlık duyarlar. Öğrenirken çözüme mantıksal değil çoğunlukla sezgisel olarak ulaşırlar. Çeşitli alanlarda özel yetenekleri vardır, derin ve geniş ilgi alanlarına sahiptirler. İlgi alanlarına dikkatlerini yoğunlaştırarak yoğun motivasyon gösterebilirler. Düşünceleri akıcıdır; bir alanda öğrendiği konu ile bir başka alanda öğrendiği onu arasında akla yatkın ilişkiler kurabilirler. Karmaşık ve zor problemlerden hoşlanır ve yaşıtlarının çözemediği problemleri çözebilirler. Orijinal, yaratıcı ve girişkendirler. Sorumluluk duyguları gelişmiştir, kendilerine güvenirler ve kolaylıkla sorumluluk alabilirler. Başkalarıyla kolayca işbirliği yaparlar. Yeni ve değişik durumlara kolay ve çabuk uyarlar. Genellikle yetişkinlerle iletişime girmeyi tercih ederler.
|
|
|
|
|
10
|
Psikoloji / Zeka ve Kişilik / Zeka geriliklerinin boyutları
|
: Mart 30, 2008, 06:57:48 ÖS
|
|
Hafif Derecede Zeka Gerirliği
Zeka bölümü 50-69 arasında olanlar bu gruptadır. Bunlarda konuşma geriliği bir miktar vardır, fakat günlük konuşmaları yürütebilecek ve çok karmaşık olmayan günlük işleri yapabilecek düzeydedir. Motor gelişme genellikle normaldir. Kendi günlük gereksinlerini anlatabilirler ve günlük yaşama ilişkin bir çok işleri ( yeme, temizlik, giyinme, idrarını ve dışkısını tutabilme gibi) yardımsız görebilirç zeka sorunu okul öğrenimi sırasında belirgin olur. Bunlar ancak özel eğitimle ilkokulu bitirebilecek zeka düzeyi gösterirler. Fazla eğitim gerektirmeyen bir ortamda yaşayan ve işler görebilen hafif geri zekalı kişilerde büyük bir uyum sorunu olmayabilir. Psikolog gözetiminde aile ile birlikte danışmanlık almaları, çocuğun gelişimine olumlu katkı sağlayacaktır.
Orta Dereceli Zeka Geriliği
Zeka bölümü 35-49 arasında olanlar bu gurptadır. Bunlarda anlama ve dil yetisinde, kendine bakma ve motor becerilerinde gerilik vardır. Özel eğitim ile ikinci sınıf düzeyinde okuma, yazma ve saymayı öğrenebilirler. Basit yönermeleri anlayarak basit işleri denetim altında yürütebilirler ve çok karmaşık uyum gerektirmeyen sosyal etkinliklere katılabilirler. Fakat bu bireylerde yaşamları boyunca denetim gerekli olabilir...
Tüm zeka geriliklerinin yaklaşık %10'unu bu grup oluşturur.
Ağır Derece Zeka Geriliği
Zeka bölümü 20-34 arasında olanlar bu gruptadır. bunlarda belirgin motor gerilik vardır; dil yetileri geç ve çok az gelişir. Kendilerine bakımla ilgili çok basit bazı işleri yapabilmeyi öğrenebilirler. Genel olarak yaşam boyu başkalarının bakımına ve denetimine bağımlı kalırlar.
Çok Ağır Derecede Zeka Geriliği
Bunlarda zeka düzeyi 202nin altındadır. Çok basit yönergeleri ve açıklamaları güçlükle anlayabilirler. Çoğu ağır motor gerilik ve sakatlık nedeniyle haraketsiz kalır ya da ancak yardımla haraket ederler. Kendilerine bakacak durumda olmayıp, yemeleri, içmeleri, temizlikleri başkaları tarafından yaptırılır. Bunlarda beyin zedelenmesi fazla olup epilepsi, hareket, görme, işitme bozuklukları bulunabilir. Çoğunun yaşamı uzun sürmez.
Zeka geriliğinin yaygınlığı genel nüfusta %2 dolaylarında olduğu bilinmektedir fakat akraba evlilikleri, doğum ve bebeklik çağı travmaları, enfeksiyon ve beslenme bozukluklarının fazla olduğu toplumumuzda bu oranın daha yüksek olduğu kabul edilir.
Ayrıca zeka geriliği gösterenlerde; depresyon, mani, bunaltı bozukluğu, fobiler, obsesif kompulsif, disosiyatif, konversiyon bozuklukları ve şizofreniform psikotik bozukluk gibi psikolojik bozukluklar da görülebilir
|
|
|
|
|
11
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / Goodenough bir insan resmi çizme testi
|
: Mart 30, 2008, 06:56:30 ÖS
|
|
Goodenough bir insan resmi çizme testi, bireylerin zihin gelişimini ölçmeyi amaçlar.Küçük çocukların genel yetenek düzeylerine ilişkin bir bilgi vermektedir. Bir çizim testidir. Zihinsel geriliğin belirlenmesinde önemli bilgi verir. Birey hakkında karar verirken bu testle beraber gözlem ve diğer teslerden elde edilen bilgilerden yaralanılır.
4 ile 14 yaş arası çocuklara uygulanan bu testte, çocuklardan bir insan resmi çizmesi istenir ve yorumlanması yapılır...
|
|
|
|
|
12
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / Okul alışverişi
|
: Mart 30, 2008, 06:48:01 ÖS
|
|
Özellikle birden fazla, farklı yaş ve cinsiyette çocuğu olan aileler öncelikle alışverişin kimin için yapılacağını saptamalıdırlar. Hangi mağazalara gidileceği, ne kadar zaman ayrılacağı, uygun görülen bütçe önceden belirlenmelidir. Yapılan alışveriş planına aile üyeleri uymalıdır. Çocuklar aç ya da yorgunken alışveriş yapmaktan kaçınmalı, yemek sonrası saatler tercih edilmelidir. Mağazaların yoğun olmadığı sabah saatlerinde dolaşmak daha uygundur. Çocukları tüm gün yerine birkaç saatliğine alışverişe götürmek stresi azaltır. Rahat ayakkabılar, kolaylıkla çıkartılan giysiler işleri kolaylaştırır. Böylelikle alışveriş sırasında ebeveyn ve çocuk arasında yaşanabilecek sürtüşmeler azalır. Gereksinim duyulmayan malzemeler satın alınmaz. Çocuklar bütçeye bağlı kalmanın önemini kavrayarak gelecekte aşırı harcama yapmaktan kaçınırlar.
Okul dönemi için yeni alınmış bir eşya çocuğu heyecanlandırır, cesaretlendirir. Ancak okul başarısı anne-babanın çocuk yetiştirme tutumları, öğrencinin fiziksel, zihinsel, psikolojik gelişimi, verimli ders çalışma becerileri gibi pek çok etmene bağlıdır. Anne-babanın eğitimin önemli olduğu iletisini çocuklarına aktarmaları, onların okul hayatlarıyla yakından ilgilenmeleri çok önemlidir. Yetişkinlerin çocuklarına duydukları sevgiyi, onların her istediklerini satın alarak göstermeleri doğru bir yaklaşım değildir.
Üreticiler öğrencilere yönelik malzemeleri Avrupa standartları doğrultusunda sağlığa uygun, işlevsel, uzun süreli kullanıma olanak sağlayacak şekilde tasarlamalıdırlar. Firmaların okul malzemeleri satışında öğrencileri aşırı tüketime sürükleyen kampanyalardan kaçınmaları etik bir yaklaşımdır. Üretim ve pazarlama işlevlerini yürüten firmaların promosyonlarda eğitimsel araç-gereçlere yer vermeleri uygundur. Firmalar düzenleyecekleri kampanyalarla alım gücü düşük ailelere destek olmalı, toplumsal dayanışmayı pekiştirecek etkinliklere önderlik etmelidirler. Alışverişe gelen çocuklara ait az kullanılmış kitap v.b. malzemeler toplanarak ihtiyacı olan öğrencilere iletilebilir. Özellikle kağıt ve benzeri kırtasiye malzemelerinde geri dönüşüm projeleri medya, firma ve okullar tarafından desteklenmelidir.
Anne-babaların okul alışverişlerini kolaylaştıran öneriler şunlardır :
1. Alışveriş öncesi dolaplardaki giysileri gözden geçirin. Küçülmüş ya da kullanılmayan kıyafetleri diğer kardeşler veya yardım kurumlarına vermek üzere düzenleyin.
2. İhtiyaç listesi yaptıktan sonra öncelikleri belirleyin.
3. Ürün kataloglarını çocuğunuzla birlikte inceleyin. Bütçenize uygun eşyaları seçin.
4. Okullar açılmadan tüm alışverişinizi tamamlamayın. Arkadaşlarının eşyalarını gören çocuklar kolaylıkla fikir değiştirebilirler.
5. Kullanımı kolay giysiler seçin, örneğin geniş yakalı tişörtler, düz ve iri düğmeler, kolaylıkla erişilen cepler v.b.
6. Okul çantaları genellikle çok büyük ve ağır oldukları için kas ve baş ağrılarına yol açarlar. Desteklenmiş omuz ve bel kayışları olan sırt çantalarınıyeğleyin.
7. Kalem seçiminde kaliteli mineli, kolay açılır, renk karışımında zengin çeşitlemeler sunan, farklı yüzeylerde uygulanan, yıkanabilir boyaları tercih edin.
8. Kağıt, kalem, defter gibi sık kullanılan kırtasiye malzemelerini birkaç aile birleşerek toptancılardan almak bütçenizi rahatlatabilir.
9. Yüzme kursu için mayo, terlik v.b. gereksinimleri karşılarken yaz indirimden yararlanabilirsiniz.
10. Okul alışverişinde bilinçli tüketici olarak davranarak, önceden belirlenmiş bütçeye bağlı kalarak çocuklarınıza örnek olun.
|
|
|
|
|
13
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / Çocukla Kaliteli Zaman Geçirme
|
: Mart 30, 2008, 06:47:03 ÖS
|
|
Çocukla geçirilen kaliteli zaman, annenin çocuğun yaş ve gelişim özelliklerini göz önünde bulundurarak onun fiziksel, zihinsel, duygusal gelişimini, kişilik oluşumunu olumlu olarak etkileyecek desteği doğru zamanda ve doğru şekilde verdiği bir süreçtir.
Eğitimli çalışan annenin, çalışmayana kıyasla çocuklarıyla daha fazla kaliteli zaman geçirdiği tezi , bazı durumlarda, iddialı bir görüş olabilir. Annenin eğitimi, sosyo-kültürel özellikleri, çocuk eğitimi konusunda sahip olduğu bilgiler çocuğuyla iletişimini etkiler. Çalışan annenin gününü planlaması, önceliklerini belirleme konusundaki becerileri, eş, aile büyükleri, bakıcılar gibi yakın çevresinden aldığı destek de çok önemli ve belirleyicidir.
Çalışan anneler iş hayatları nedeniyle çocuklarıyla birlikte olamadıkları için suçluluk duygusuna kapılırlar. Bu duygunun yarattığı ağırlık altında ezilerek çocukların her istediklerini yerine getirme, sürekli armağanlar alma gibi davranışlar sergilerler. Çalışan annenin öncelikle suçluluk duygusundan kurtularak , çağdaş yaşamın gereği olarak pek çok annenin günün büyük bir bölümünü iş yerlerinde geçirdiği gerçeğini kabullenmesi gerekir. İş dönüşü evdeki diğer sorumluluklarla ilgilenmeden annenin öncelikle çocuğuna zaman ayırması önemlidir. Bebeklik döneminden itibaren çocuğun temel gereksinimlerinin karşılanması, uyku, beslenme, eğlence ve ders zamanlarının düzenli olması, adil disiplin kurallarının kararlı bir şekilde uygulanması, anne-çocuk arasında sağlıklı iletişimin kurulması ve paylaşımların bulunması çalışan annenin çocuğuna ayırdığı sürecin verimli olarak kullanıldığına dair göstergeleridir.
Ev ortamında anne-çocuk arasındaki iletişimi pekiştirecek pek çok etkinlik planlanabilir. Örneğin çocuğun yaş ve gelişim özellikleri doğrultusunda birlikte kitap okumak, yap boz yapmak, resim çizmek, yemek yapmak, sohbet etmek, okul tarafından verilen bir projeyi birlikte hazırlamak, evle ilgili sorumlulukları paylaşmak- örneğin anne banyoyu temizlerken çocuğun tuvalet kağıdı rulolarını değiştirmesi v.b.
Sosyal ortamlarda anne-çocuk birlikte yapmaktan hoşlanacakları etkinliklere yönelebilirler, örneğin yürüyüşe çıkmak, spor yapmak gibi. Birlikte yapılan etkinliklerin yanı sıra diğer yetişkinlerin ve özellikle çocuğun yaşıtlarının katılacağı faaliyetlere yer verilebilir. Ailelerin bir araya gelerek, çocukların hoşlanacakları etkinlikler planlamaları birbirlerini yakından tanımalarını da sağlar.Çocuklar hoşca zaman geçirerek sosyal yönlerini geliştirirler.Örneğin hayvanat bahçesini ziyaret etmek, sinema, tiyatro gibi gösterileri izlemek, müze ve diğer tarihi eserleri gezmek v.b.
|
|
|
|
|
14
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / TELEVİZYON VE OTİZM
|
: Mart 30, 2008, 06:46:03 ÖS
|
|
Gereğinden fazla televizyon seyretmenin, çocuklar üzerinde olumsuz etkisinin olduğu, hatta bazı sorunların ortaya çıkmasına neden olduğu veya sorunları tetiklediği herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Baş ağrısı, uyku bozuklukları, içe kapanıklık, sosyal gelişim ve dil gelişiminde gerilik, saldırganlık, okuma alışkanlığının ve fizik aktivitenin azalması televizyonun neden olduğu düşünülen sorunlardan, uzmanların en çok üzerinde durduğu birkaç tanesidir. Görüldüğü gibi, aşırı derecede televizyon izlemek beden ve ruh sağlığımızı bozduğu gibi, sosyal, toplumsal ve kültürel hayatımızı da olumsuz yönde etkilemektedir.
Son yıllarda, ailelerin, televizyonun neden olup olmadığını merak ettikleri bir başka sağlık sorunu ise çocuklarda otizm sorunudur. Televizyon ile otizm arasında bir ilişki olmakla birlikte, bu ilişkinin nedensel bir ilişki olduğuna dair bilimsel bir kanıt yoktur. Televizyon ile otizm arasındaki ilişkiyi anlamak için öncelikle otizmin tanımını ve belirtilerini incelemek gerekir.
Otizmin tanımı ve belirtileri Çocuklarda otizm, beyin sistemindeki fizyolojik fonksiyonların, kimyasal dengenin bozulmasıyla, 3 yaşından önce ortaya çıkan, yaygın gelişimsel bir bozukluktur. Otizm genetik nedenlere bağlı olarak da ortaya çıkabilir.
Otizmin belirtilerini dil gelişimi, iletişim, sosyal beceriler, davranış ve aktiviteler olmak üzere 4 ana grupta incelemek mümkündür. Otistik bir çocukta bu belirtilerin hepsi birden olmayabilir. Bu nedenle, anne-babalara, çocuklarında aşağıdaki belirtilerden bir kısmını tespit etmeleri halinde, en kısa zamanda bir uzmana başvurmalarını öneriyoruz. Erken tanı ve disiplinli bir tedaviyle otistik çocukların normal bir okula devam edebilmeleri mümkün olabilmektedir. Bunun dışında, otizm tanısı konmasa bile, otizmin belli semptomlarını gösteren çocuklar vardır. Bu çocuklarda belli gelişim alanlarında problem var demektir. Bu alanların, aileler tarafından da uygulanabilen eğitim programlarıyla mutlaka desteklenmesi gerekir. Bu tip sorunu olan çocukların aileleri, belirli aralıklarla gelişim kontrolleri yaptırarak, sorunlu alanlardaki geriliği ve gelişmeyi izlemeli ve bu alanları nasıl destekleyebilecekleri konusunda profesyonel yardım almalıdırlar.
Dil gelişimi
Dil gelişimlerinde gerilik olur, konuşmayı geç öğrenirler Konuşulanları ve direktifleri anlamalar güç olur İstekleri için yetişkinlerin elinden tutmayı, işaret etmeyi tercih ederler Kısa konuşurlar İletişim
Göz kontağı kurmaktan kaçınırlar Genellikle duygusal bağ kurmaları güçtür Anneye aşırı bağlıdırlar veya hiç bağ kurmazlar Öpülmeyi ve kucaklanmayı sevmezler İsimleriyle seslenildiğinde tepkisizdirler Sosyal beceriler
Sosyal becerileri zayıftır, sosyal ilişki kurmakta güçlük çekerler İnsanlara karşı ilgisizdirler Yaşıtlarıyla oynamakta ve oyun kurmakta yetersizdirler Taklit becerileri yoktur Sosyal ortamlarda rahatsız olurlar· Büyük mağaza, çarşı vb. kalabalık ortamlardan uzak kalmak isterler Sosyal kurallara uymakta güçlük çekerler Davranış ve aktivteler
Yaşıtlarının oynadığı oyuncaklar ilgilerini çekmez Dönen objelere ilgi duyarlar; araba tekerleği, tencere kapağı, çamaşır makinası, topaç gibi Yumuşak ve tüylü objelere elleyemezler veya bunlardan çekinirler; tüylü oyuncaklar, hamur ve parmak boyası gibi Yinelenen davranışları vardır; kendi etrafında dönme, sallanma, zıplama, kuş gibi kanat çırpma ve aynı sözleri tekrarlarma gibi Tehlikelerin farkına varmakta zorlanırlar Nedensiz ağlar, bağırır veya çığlık atarlar Tuhaf davranışlar sergileyebilirler; elleriyle göğsüne vurma, parmağını veya elini sallama, oynatma, elini ısırma veya kendine zarar verme gibi El ve parmaklarını çok iyi kullanamazlar Çevrelerindeki değişime fazla tepki gösterirler; eve gelen yabancılar, yeni bir bakıcı, mekan değişimleri gibi Televizyon ve Otizmin İlişkisi Görüldüğü gibi otizmin oldukça geniş bir semptom yelpazesi vardır. Televizyon bu geniş yelpaze içinde bazı semptomların kuvvetlenmesine veya ortaya çıkmasına neden olabilir. Özellikle yukarıda sayılan dil, iletişim ve sosyal beceriler alanlarındaki semptomları nitelik ve nicelik olarak artırabilir. Örneğin, zaten insanlara karşı ilgisiz olan çocuk, televizyon nedeniyle insanlardan iyice uzaklaşabilir. Aile üyeleri, televizyonla ilgilenen çocuğu, televizyondan koparıp, onunla ilişki kurmakta güçlük çeker. İnsanlarla etkileşimleri azaldığı için göz kontağı kurma süreleri ve dili kullanma gereksinimleri de azalır. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, televizyon, var olan semptomları zaman içinde giderek artırma ve güçlendirme etkisine sahiptir. Bu nedenle televizyonun izlenme süresi çocuğun durumuna göre mutlaka uzmanlarla birlikte tayin edilmelidir.
Televizyonun otizme bir başka olumsuz etkisi de tedavinin etkinliği azaltması konusundadır. Televizyon, yukarıdaki örneklerde belirtilen nedenlerle, eğitim programları ile çocuklara kazandırılmaya çalışılan sosyal ve iletişim becerilerinde gerilemeye neden olmaktadır.
Özetle, televizyon, otizme neden olmaz, ancak bazı otizm semptomlarını kuvvetlendirici ve otizm tedavisinin etkinliğini azaltıcı etkisi nedeniyle, otizm belirtileri gösteren çocuklarda, tanı konmayan vakalarda bile, televizyonun dikkatle ve sınırlı sürelerle izlenmesine izin verilmelidir. Ayrıca otistik olmayan çocuklarda bile, okul öncesi dönemde, özellikle 3 yaşından önce, çok uzun süre televizyon izlemek belli alanlarda gelişim geriliklerine ve başka sorunlara neden olabilmektedir. Çocukların yaş grubuna uygun olmayan programları izlemeleri de ruh sağlıklarını ciddi biçimde tehdit edebilmektedir. Bu nedenle hepimizin geçtiğimiz çağın harikası bu cihazın kullanımı konusunda çocukları sağlıklı ve doğru yöntemlerle yönlendirmemiz gerekir.
|
|
|
|
|
15
|
Psikoloji / Çocuk Psikolojisi / DEPREM SONRASI ETKİLENME
|
: Mart 30, 2008, 06:44:26 ÖS
|
|
Risk Altındaki Çocukların Teşhis Edilmesi Aranacak belirtiler:
İçe kapanık/sessiz - başını aşağı eğer, göz temasından kaçınır, yenilgiye uğramış gibi görünme, toplumsal izolasyon (yalıtım, yalnızlık) Ne yapmak gerekir: çocuğun sessiz kalma isteğine saygı gösterin; ona ulaşmak için bir yol bulmaya çalışın. Göz teması hakkındaki kültürel farklılığı dikkate alın. Ona başı aşağı eğikken onu duymanın zor olduğunu söyleyin; kendini yalıtan çocuğa karşılık vermesi için başka bir çocuktan yardım isteyin.
Aşırı sorumluluk sahibi/anababa gibi davranan – herkes hakkında kaygı duyar, başkalarının bakıcılığını üstlenmeye kalkar, kendi duygularını tartışmaz, ifade etmez, tam bir yüksek not alan başarılı öğrenci gibidir ve kırık notları hakkında kaygı duyar; (latchkey children). Ne yapmak gerekir: çocuğa oyun oynaması için izin verin hatta onu oyun oynamaya teşvik edin; başkaları hakkındaki kaygı duyucu davranışlarını, onun böyle bir yeteneği olduğunu kabullenin ve ona onun için ne yapılabileceğini sorun; onun grup içindeki ve kendi duygularını teşhis edin.
Hiperaktif – hiçbir şeye odaklanamaz, sakin bir şekilde oturamaz; yüksek enerji ve hiperaktivite gösterir. Ne yapmak gerekir: çocuk bulunduğu yeri, bir topluluk içindeyse o topluluğu terkedebilir; ona bir iş verin; çocukla bizzat ilgilenilebilir ve onunla birlikte bir iş yapılabilir.
Sinirli, gergin, heyecanlı – çabucak kızgınlık gösterir, başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerine karşı olağanüstü tetikte ve duyarlıdır, çabucak ağlayabilir. Ne yapmak gerekir: çocuğun kızgın duygularını yansıtın, ona gösterin. Duyguları sözlerle ifade etmeyi ona gösterin. Başkalarının ona olan tepkilerinden duyduğu endişeye dikkat edin ve bu endişeyi olduğu gibi kabullenin. Bu duyguları bir topluluk içindeyseniz diğerlerine de yansıtın, bırakın ağlasın, sonra da konuşun, ona sorular sorun.
Dikkat çekme isteği – okuldaysa öğretmenin her sorduğu soruya el kaldırır. Başkalarının sözünü keser. Sürekli konuşur, hatta okulda tahtada adı en çok konuşanlar arasında geçer. Ne yapmak gerekir: onun bu heyecanını kabullenin. Onu dinlemeye istekli olun. Bulunduğunuz yerde başka çocuklar da varsa, örneğin siz bir öğretmenseniz ve bir sınıfta bulunuyorsanız, başka çocukları da dinlemek istediğinizi söyleyin. Çocuk başkalarının sözünü kestiğinde onu durdurun. Çocuğun söylediklerinin önemini gördüğünüzü belirtin.
Tekdüze, donuk, durgun – hiçbir şey hakkında kaygı ya da endişe duymaz, hiçbir şeyle ilgilenmez. Sesi çok kısık çıkar. Ne yapmak gerekir: siz canlı olun ama çok fazla heyecanlı gözükmeyin. Bir hayvanın sesini taklit ederek konuşmaya çalışın ve çocuktan da öyle yapmasını isteyin.
Kontrol dışı davranışlar – başkalarına çok az saygı duyar ya da hiç duymaz, başka insanların sınırlarına müdahalede bulunabilir. Çevredekilere bağırır, haşin davranır. Ne yapmak gerekir: açık seçik kurallar koyun ve gerçekçi sınırlar belirleyin. Bu kurallar ve sınırları siz de tutarlı bir şekilde izleyin ve çocuğa saygı gösterin.
|
|
|
|
|