Sağlık, Hastalıklar, Doktor, Hemşire, Cilt Bakımı
Şubat 12, 2012, 11:53:23 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: SMF - Just Installed!
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Din ve psikoloji  (Okunma Sayısı 224 defa)
angel
Global Moderator
Hero Member
*****
Mesaj Sayısı: 5148


Üyelik Bilgileri
« : Aralık 15, 2007, 12:52:54 ÖS »

Tüm medeniyetlerde tarih boyunca rûh sağlığı, din, maneviyat ayrılmaz bir bütün iken, son yüzyılda modern rûhbilim, din ve maneviyat dışında bir bilim olarak gelişti. Din ve psikoloji arasındaki bu hassas dengeyi 1918 de C.G. Jung şöyle açıklıyordu. O zamana kadar hakim olan Hristiyan dünya görüşünün gerilemesi ile birlikte* olağanüstü yoğunlukta bir bilinçdışı aktivitesi oluşmuştu. Bu bilinçdışı aktivitesi psikoanalizin ve analitik psikolojinin temeli olan Fransız psikopatoloji ve hipnoz okullarının meydana çıkışlarının tarihsel zamanlamasıydı. Jung’un yorumuna göre bilinçdışı aktivitesinin dışavurumu bireysel sembolizmdeki yaratıcı unsurları harekete geçirmiş ve nörozlarda bir artış izlenmişti. Yâni din gerilediğinde, aşkınlık ihtiyacı (need for transcendence) artıyor ve insanoğlu bilinçdışı da dahil olmak üzere tüm kaynaklarını / potansiyelini bu gerilimi aşmak için devreye sokuyordu. Aşkınlık arayışı gerilimini (bir tür nörotik acı) azaltmak ve insanı anlamak için o zamanlar elde olan en harika enstrüman ise, maddi dünyayı feth etmek için kullanılan ampirik-bilimsel yaklaşımdı.  Ama insan rûhunun derinliklerine doğru inildikçe ampirik-bilimsel yaklaşım gittikçe yetersiz kaldı. İnsanın bir yarısı (orta ve alt bilinçdışı) analiz edilirken, üst bilinçdışı ihmal edildi. Tıbbın tüm alanlarında bilim ağır hastalıklara çare buldu, insan ömrü uzadı ve bedensel açıdan hayatın kalitesi düzeldi, ama insan rûhu gittikçe kararmaya başladı, rûhun depresyonu (noojenik depresyon) toplumları bir veba gibi sardı. Son senelerde, özellikle hümanistik/insancıl, psikosentez ve benötesi psikoloji ekollerinin devreye girmesiyle bu konuda olumlu adımlar atıldı ama halâ bazı kesimlerde din/maneviyat ve psikoloji/psikiyatri düşman kardeşler durumunda. Fakat bu durum - alttan - gelen baskı  ile değişeceğe benziyor. Belki de artan metafizik gerilimin etkisiyle insanlar artık, aşkınlık boyutu olmayan, insanı olduğundan çok aşağılara indirgeyen bir rûhbilim istemiyorlar. İnsanın aslında kim olduğunu unutması, davranış ve vâroluş ahlâkını yitirmesi sadece rûhu karartmıyor, artık bildiğimiz gibi küresel boyutta bir ekolojik kirlenmeyi de beraberinde getiriyor. Önümüzde kendi eserimiz olarak duran ekolojik felâket nedenli göz ardı etsek de başımızın üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Evet bu eser bizim eserimiz, kirlenen ırmaklar, denizler, can çekişerek ölen balıklar, yavrularımızın soluduğu kirli hava, yok ettiğimiz ozon tabakası ve mor ötesi ışınlarla kör olan kuşlar, sera etkisiyle ısınan atmosfer, seller, çölleşmeler hepsi bizim eserimiz, muhteşem ve korkunç insanoğlunun eseri. Ama aynı korkunç insan rûhunun derinliklerinde, tâ ezelden beri tüm bilgeliği ve olabilecek tüm güzellikleri de taşıyor. Evet bu denli vahşi, yok edici ve bu denli yaratıcı ve bilge insan her insanda, aynı ânda, beraberce varoluyor. İşte yukarıda sözünü ettiğim metafizik gerilim, gölge varlık iken aslına rücu etmek isteyen, yeniden doğmak isteyen insanın gerilimi. Hiç şüphe yok ki tasvir ettiğimiz felâket tablosunu oluşturmakta modern rûhbilimde bir rol oynuyor.” Gölgesini”analiz etmekten insanın aslını unutan rûhu gerektiği gibi tanıyamayan”rûhbilim”. Ama insanın aslının karanlık ve kötü olduğu, insanın sadece bu dünyada var olup sonra bir sabun köpüğü gibi patlayıp yok olacağı, içinde yaşadığımız güncel bilincin var olabilecek en üst düzey bilinç durumu olduğu gibi bazı bilimötesi (pseudoscientific) dar görüşlü spekülasyonlara insanlar artık inanmıyorlar. Bu konuda batı dünyasından bazı verileri sizlere aşağıda sunuyorum.

Öncelikle din ve maneviyat konularına duyulan ilginin arttığını müşâhede ediyoruz. APA (American Psychological Association) bir araştırmasına göre Amerikalı psikologlar, muhattaplarının kişisel yaşantılarını % 60 oranında dini terimlerle dile getirdiklerini izliyorlar. Ve yine bu araştırmaya göre her rahatsız altı kişiden biri dolaysız olarak maneviyat veya din ile ilgili konulara temas ediyor. Yine başka bir araştırmacı psikoterapi süreci esnasında kişilerin % 72 sinin terapinin herhangi bir zamanında manevi veya dinsel konular üzerine eğildiklerini naklediyor.

Bu araştırma ve D.Lukoff ve arkadaşlarının temas ettikleri diğer çalışmalar psikoterapinin, insanın manevi ve dinsel arayışlarından kesin bir sınır ile ayrılamayacağını gösteriyor. Ayrıca batı dünyasında son senelerde yapılan tüm araştırmalar, hakim din kurumlarının (Katolisizm, Protestantizm, Musevilik) güçlerinin, güveninirliğinin ve liderlerine olan saygının belirgin bir şekilde azalmasına rağmen, insanların kurumsal din/kilise dışında manevi arayışlarında belirgin bir artma gözlemleniyor. Amerika’daki bu süreci benim kişisel tecrübelerimin de teyid ettiği gibi Avrupa’da da izliyoruz.

Bu anlatılanlardan çıkan sonuç rûh sağlığı uzmanının gittikçe artan oranlarda terapi ortamında manevi sorunlarla karşılaşacağıdır. Meselâ varoluşcu terapi uygulayan terapistin, ölüm, anlam, hürriyet, yalnızlık gibi - son soruları cevaplama çabasında din sınırına yaklaşmaması ve hatta o sınırı zorlamaması mümkün değil. Ya Sartre gibi insan sonsuzluk deryasının üstünde yüzen bir sinektir, batmamak için kanatlarını çırpmaya mecburdur , kaostan geldik kaosa geri döneceğiz diyeceğiz. Ya da dini bir inanca sahip isek, insan Rahman ve Rahim olan yüce Yaratan’ın modeli üzerine yaratılmıştır, aslı sevgidir, sevgiden gelir, sınavı geçerse sevgiye geri döner mesajını vereceğiz. Bir üçüncü yanıt ise bilmiyorum yanıtı olabilir, o zaman da arayış içindeki insanda bir bileni arama özgürlüğünü kullanır.

Peki gittikçe artan manevi sorunlarla karşılaşmaya biz terapistler ne denli hazırız ? Öncelikle psikiyatri’nin maneviyat ve dine olumsuz bakışının nedenlerine kısaca bir göz atalım. Freud din kurumlarını evrensel obsessif nöroz diye tanımlamış ve insanların dini arayışlarını ilkel narsisizme gerileme diye yargılamıştı. Erken dürtü teorileri, dini arayışları, cinsel arzuların bastırılması ile eşdeğerli görmüş ve bu nedenle nesiller boyu psikoanalistler dini, suçluluk/bağımlılık duygularının kaynağı olarak telakki etmişlerdi. Bu nedenle bugün halâ genç psikolog ve psikiyatristler eğitim ve araştırmalarında maneviyat ve dini konularla ilgili bir tür rahatsızlık duyar, bu konularla ilgilenmenin kariyerlerini olumsuz etkileyeceğine inanırlar. Neticede psikiyatri camiası halâ bir biyopsikososyal-spritüel modeli yerine oturtamamıştır. Fakat rûhbilimdeki bu tutum ile halkın genel tutumu arasında çok belirgin bir çelişki var. 1996 Gallup araştırmasına göre Amerikalıların % 96 sı Allah’a inanırken bu oran psikiyatristlerde  % 21, psikologlarda % 28 çıkmıştır. Geriye kalan rûhbilimciler ya ateist ya da agnostiktir. Bir başka araştırmada Amerikalıların % 72 si benim hayata tüm yaklaşımım dinimin temelleri üstüne oturur derken psikiyatristlerin sadece % 39 u ve psikologların  % 33 ü dinim hayatımın en önemli etkenidir önerisini benimsemiştir.
Logged

Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Saglik Personeli hamilelik sanat hastaliklar Evde Bakım Hemşire Saglik gebelik Hemşireler Forumu Sa�l�k ve T�p
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.13 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!